Vicdan Zorbalığa Karşı

Kendimizi çıkmazda, karanlıklar içinde, çaresiz hissettiğimiz dönemler olur. Bu dönemlerde karşımıza çıkan bir dost, bir arkadaş, bir tebessüm, güzel bir çift söz yüzümüzü aydınlatır; bazen de bir kitap çıkıverir karşımıza ve kafamızda dönüp duran soruları bir bir açıklığa kavuşturur.

Referandum sürecinde yaşamakta olduğumuz propaganda bombardımanı altındayız ve kocaman puntolu renklisayfalarıyla gazeteler, her konuşmayı, mitingi parti yayın organı gibi odamıza taşıyan televizyonlar hep aynı şeyi söylüyorlar; yeni Anayasa ile Türkiye uçacak.

Üzerimize karabasan gibi çöken baskıcı, hukuk tanımaz,her şeyi tek anlayış tek adama göre düzenleyen bir dönemden geçiyoruz. Benzer dönemler, yüz yıllar farklı olsa dadünyanın farklı coğrafyalarında yaşanmış. Bu olayları anlatan kitaplar aslında yaşamakta olduğumuz döneme ışık tutma, olayları anlama ve daha net algılama konusunda birer kılavuz niteliğinde.

Stefan Zweig’in (1881-1942) Can Yayınları’ndan çıkan ve bu yazıya başlık olarak kullandığım “Vicdan Zorbalığa Karşı-Ya da Castellio Calvin’e” adlı kitabı da yaşamakta olduğumuz dönemi anlama bakımından bir gemici feneri niteliğinde.Cenevre’de 1536yılında iki din adamını, Calvin ve Castellio’yu karşı karşıyagetiren yaklaşık 20 yıllık bir dönem anlatılır kitapta. Cenevre Calvin’in baskıcı rejimine boyun eğmiştir ancak Castellio bu baskılara karşı koyar.

Zweig, kitapta Calvin’i"...uyumlu davranmanın her biçimine ilke olarak karşıdır. O tavsiyede bulunmaz, sadece emretmek ister” diye tanımlar. Zweig, kitleler üzerinde uygulanan baskı ve şiddete ilişkin de tespitler yapar:“…her tür insancıllığı zaaf diye alaya alan zorbalık müthiş bir kuvvettir. Sistemli bir biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotça uygulanan devlet terörü, bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar. .. Örgütlü bir korku rejimi mucizeler yaratır.”

Şu anda Türkiye’de yaşıyor ve durumu analiz ediyor dibi geliyor insana.

Cenevre meclisi tarafından göreve çağrılan Calvin tüm yetkilerin kendinde toplanmasını ister ve kabul ettirir. Bu durumu Zweig şöyle açıklar: “Hiçbir diktatörlük, güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen, gücün aygıtlarını da eline geçirmelidir: emir vermek isteyen, cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır.”

Aslında, yapacağımız anayasa oylamasıyla sağlanmak istenen tam da budur. Anayasadaki yetkilerini hiçe sayarak aşan ve fiili durum yaratan Erdoğan, her anlamda tek yetkili kişi olmanın anayasal şemsiyesini sağlamak istiyor.

Kitaptan hiç söz etmedenbu görüşleri kendi görüşlerim gibi yazmış olsaydım, bugünü iyi analiz eden biri olarak görülebilirdim. Ancak neredeyse 500 yıl önce yaşananlar nasıl da örtüşüyor günümüzle.

Sadece iktidarın tavrıyla sınırlı değil Zweig’ın tespitleri. Zorbalığa karşı durmak isteyenlerin çaresizliğinin nedenlerini de çok iyi açıklıyor:

“…bir uyanış başlar. …yaygınlaşır ama bir yere odaklanamaz. Bu durum daima, geçici de olsa diktatörlerin lehine işler, sayıca çoktan azınlığa düşmüş olsalar bile bu, onların egemenliklerinin güvencesidir; askeri nitelik kazanmış iradeleri, birlik, bütünlük ve düzenli bir görünüm sergiler. Oysa karşılarındaki irade farklı yönlerden gelmekte ve etkisini farklı biçimde göstermektedir.”

“Bir araya yığılmış bir küme, militarize olmuş bir orduyla, örgütlenmemiş bir memnuniyetsizlik örgütlü bir terörle asla baş edemez.”

Anayasanın bir çok maddesinde değişiklik yapan bir düzenleme için 16 Nisan’da sandık başına gideceğiz. Hem kendi kaderimizi, hem ülkenin kaderini oylayacağız. Bu ilk yazıyı, yine Zweig’in bir tespiti ile bitireyim: “Hayatta kader hemen hemen her zaman bilinir; lakin bilenler etkin olmaz, etkin olanlar da bilenler değildir.”

16 Nisan’da vicdan, zorbalığa karşı sandığa gidecek.

10 Nisan 2017 17:22

Yazarın Diğer Yazılırı