BİR TATİL YAZISI(!): 1930’LARIN ALMANYA’SI

Çoğumuz gibi tatilde okumayı severim. Ama konu deformasyonu yaşıyorum. Çoğunlukla ekonomi ve ona ilişkin konular ilgimi çekiyor.

17

Pek tekrar sevmememe rağmen daha önce okuduğum bir kitaba yeniden başladım. Prof. Dr. Bilsay Kuruç hocanın. “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Büyük Devletler ve Türkiye”adlı eserini tekrar okuyorum.

Bugün, kitabın 1930’lar Almanya’sı ile ilgili bölümünden alıntılar yapacağım (Sayfa 110-120 arası). Yani yazıyı “bedavaya getireceğim (!)”. Yorum yapmak yerine, sizin düşünmenize yardımcı olacağımı sanıyorum. Sorular sormanızı, hatta mümkünse eseri okumanızı sağlayabilirsem ne mutlu bana.

Gelelim alıntılara:

Avrupa’nın 1930’larını gereğince kavramak içi, Almanya’nın 1920’lerini dikkatle değerlendirmek gerekiyor. Bir büyük ülkenin iktisat politikası, kitapların yazdığı gibi, tercihlerle mi oraya çıkar, yoksa zorunlulukların çocuğu mudur?1920’lerin Almanyası, zorunlulukların hem iktisat politikasını hem de ülkenin ve kıtanın kaderini biçimlendirdiğini anlatır.”

Buraya 1920’lerin ve günümüz Türkiye’sini koyarak düşünmeye, sorgulamaya başlayabilirsiniz. Cumhuriyet kurulurken borçlanmadan sanayileşen Türkiye ile, bugün milli gelirinin yüzde 60’ı kadar dış borcu olan ve sanayisi küçülen, üretemeyen ülkeyi karşılaştırabilirsiniz.

Devam edeyim.

Büyük devletlerin büyük sermayesi ister ulusal ister uluslararası çapta olsun, ekonomiye öncelikle nüfuz bölgesi olarak bakar: Hangi kaynaklar ve piyasalar benim olacak, hangileri için mücadele etmek zorunda kalacağım? Bu, sermayenin zamana ve zemine göre değişmeyen bakışıdır.”

Bu alıntı için yorum yapmama gerek var mı?

Berlin’deki Amerikan Daimî Temsilcisi Seymour Gilbert, FED Başkanı Strong’un yakın adamıydı. Genç bir bankerdi…Alman borçlanmasının, istikrar çizgisini (yani, denk bütçeyi) gözeten ve dış fazla yaratabilen bir politika zeminine oturması gerektiğini düşünüyordu. Ancak dış fazla yaratabilen bir ekonomi dış borç ödeyebilirdi. Sağlıklı (yani, Amerikan sermaye piyasası için makbul) borçlanmanın tek yolu bu idi. Bütün bunlar ekonominin kitabına uygun olmakla birlikte, işin bir başka yönü vardı: tazminat (dış borç) ödemeleri deflasyonist bir etki yapıyor ve sermaye girişlerini sağlamak için faiz oranlarını yüksek (cazip) tutmak gerekiyordu. Yüksek faizler ekonomisi ise, bir ciddi hastalığı bünyeye yerleştiriyordu: İşsizlik.(Koyular ve alt çizgiler bana ait)

Hatırlatmamda yarar var. Konunun geçtiği yıllar 1920’lerin ikinci yarısı ve 1930’ların başı. Almanya I. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkmış. Ağır savaş tazminatı ödemeye mahkûm edilmiş. Dışarıdan yeni borç alarak olan borçlarını ödemeye çalışıyor.

Günümüz şartlarında savaş tazminatları yok. Ancak, Türkiye dahil, gelişmekte olan piyasalar benzer sorunlarla boğuşuyorlar. Ağır dış borç yükü, borç ödemek adına döviz girişini sağlamak için dışarıdakinden yüksek faiz ve yine dışarıya göre daha yüksek işsizlik.

Almanya bu süreci Hitler’in iktidarı ve II. Dünya Savaşıyla sonlandırdı.

Tamam dünya 1920’lerin 1930’ların dünyası değil. Şartlar değişti. Ama temel ilkeler aynen yerinde duruyor.

Borç sorununu çözemeyen, borcu borçla ödemeyi alışkanlık haline getiren ekonomiler, sonunda yüksek faiz ödemeye mahkûm oluyorlar. Kaynaklarının önemli bölümünü yatırıma değil faiz ödemeye ayırmak durumunda kalıyorlar. Yüksek işsizlik kalıcı hale geliyor.