YABANCILARIN TÜRKİYE EKONOMİSİNE BAKIŞI DEĞİŞMİYOR

Almanya ile başlayan son siyasi krizin doğrudan yabancı sermaye girişlerini olumsuz etkileyeceği söyleniyor.

45

Özetlemek gerekirse, yabancı yatırımcılar için iki tür piyasa vardır: Yatırım piyasası (Investing market) uzun vadeli doğrudan yatırıma uygun piyasa. Yani fabrika yatırımına ağırlık verilebilir ekonomiler. Örneğin, Çin, G. Kore gibi.

Kısa vadeli işlem piyasası (Trading market) deyimi ise Londra ve New York’taki uluslararası dev yatırım bankalarının “dealing room”larında (günlük işlem odalarında) kullanılan bir deyim. Uluslararası finansal piyasalarda kısa vadeli işlem yapan yatırımcıların geliştirdikleri tanımlardan biri.

Gittikçe daha fazla finansallaşan dünyada, günlük 5-6 trilyon dolarlık döviz işlemi yapan “dealer”lar, (kısa vadeli finansal işlem uzmanla) uzun vadeli yatırımlarla ilgilenmezler. Onlar, üretken fabrika yatırımlarına kredi vermek, proje değerlendirmek gibi işlerden hiç anlamazlar. Emtia, döviz ve sermaye piyasalarında anlık işlemler yaparak para kazanırlar. Günlük mesailerinin çoğunu kur, hisse, enflasyon, faiz, CDS, hedge gibi kavramlarla geçirirler. Önlerinde dört-beş tane işlem ekranı, yakınlarında bir televizyon, üzerlerinde anlık hızlı ve doğru karar alabilmenin baskısıyla hayatları geçer.

En çok sevdikleri piyasalar fazla inişi, çıkışı olmayan, durağan ekonomilerdir. Kısa vadeli tahminler yaparak, işlemlerinin büyük çoğunluğunu hedge (sigorta) ederek, ücretlerinin üstüne bonus kazanmanın sevdasıyla iş yaparlar. Orta vadeli bakışla pek uğraşmazlar.

Bilindiği gibi, özellikle 2009 Küresel Krizinden sonraki dönemde, büyük merkez bankaları piyasaları bol ve ucuz dövize boğdu. Örneğin, 2007 yılında milli gelirin yüzde 6’ kadar olan FED’in bilançosu, 2015 sonunda yüzde 25’e çıktı. Aynı şekilde, AMB’nin bilanço büyüklüğünün milli gelire oranı, 2007’deki yüzde 13 iken bu yıl içinde yüzde 38’e tırmandı. İki merkez bankasının bilançosu 7 trilyon dolardan fazla büyüdü. Bu sayede “Dealer”lar sadece bilinen piyasalarda değil, dünyanın en ücra köşelerinde kısa vadeli işlemlerle para kazanma konusunda uzmanlaştılar.

Bu işlemlerden elde ettikleri yüksek getirilerin iştahına kapılan banka yöneticileri de bütçe hazırlarken, risk oynaklığı yüksek olan yükselen piyasa ekonomilerinde, doğrudan yatırımları desteklemekten daha çok, sıcak para getirmeyi tercih ettiler.

Böylesi döviz hareketlerinden en çok etkilenen ülkelerden birisi olan Türkiye’den bir örnek vermek gerekirse; yabancıların, 2004 yılında 46 milyar dolar kadar olan hisse senedi ve tahvil yatırımları toplamı, 2014 yılında 193 milyar dolarla zirve yaptı. En son rakam 164 milyar dolar civarında.

Ama bundan daha önemlisi, “dealer”ların etkisinde kalanlar, ekonomik değerlendirmelerinde; üretken yatırım, istihdam, eğitim, hukukun üstünlüğü, büyüme, kalkınma gibi kavramların gündemden çıkmasına neden oldular.
Artık, ayda bir gün hariç, işsizlik konuşmuyoruz. İş bulma umudu olmayanlar unutuldu bir tanım çıkarıldı, işsizlerin çoğu kenara kondu. Dahası yaşı 30’lara dayanmış binlerce üniversite mezunu işsiz gezerken, çoğu iktisatçı (!) kur ne oldu, faiz nereye çıkar derdine düştü. Üretken sanayi yatırımlarından konuşmak sıkıcı hale geldi. Çünkü kısa vadede para kazandırmıyorlar.

Bir de uzun vadeli jeopolitik risklerin yüksek olduğu ekonomilere kim yatırım yapacak? Bırakın yabancıyı yerliler bile sanayicilikten inşaatçılığa döndü. Faiz deyince ilk akla gelen konut kredileri faizleri.

 

Türkiye bu haletiruhiyeden ivedilikle çıkmak zorunda. Üretken, ithalatın azalmasına katkı sağlayan, istihdamı artıracak, teknolojisi yeni yatırımları nasıl yapacağız diye düşünmeye ve proje üretmeye başlamalıyız. Böylelikle yabancıların “trading market” yaklaşımını “investing market”e (doğrudan yatırım yapılabilir ülke) çevirebilmek için, tüm ekonomik, siyasi, yasal ve sosyolojik engelleri ivedilikle ortadan kaldırmalıyız.

Çünkü Türkiye ekonomisi “dealer”ların faiz/kur işlemlerine bırakılmayacak büyük bir ekonomi.